LONDRA GEZİM PART 1

LONDRA GEZİM PART 1



Samsun’dan başlayan yolculuğumuz, sabah saatlerinde Londra’nın kuzeyindeki Stansted Havalimanına inişimizle resmen başladı. Pasaport kontrolünden hızlı ve sorunsuz bir şekilde geçtik. Şehre ulaşım için önceden National Express otobüs bileti almıştım. Aslında otobüsümüzün kalkmasına yaklaşık bir saat vardı ama görevli personel, araçta yer olduğu için bizi erken saatteki otobüse aldı. Bu küçük ama etkili esneklik, bizi mutlu etti.

Londra şehir içi ulaşımında da benzer bir rahatlık vardı. Otelimize hiç zorlanmadan ulaştık ve bir gece dinlenmenin ardından rotamızı şehrin gökyüzüne çevirdik.

1.GÜN

SKY GARDEN.

İlk gün için önceden Sky Garden’a saat 11.00’e rezervasyon yaptırmıştık. Londra’nın en yüksek noktalarından biri olan bu bina, 35. katta yer alan seyir terasıyla ziyaretçilerine muhteşem bir manzara sunuyor. Üstelik rezervasyonunuzu önceden yaparsanız sıra beklemezsiniz ve giriş tamamen ücretsiz. Sky Garden’a çıkmak, şehre yukarıdan bir bakış atmak için harika bir başlangıç noktası. Tüm Londra’yı dört bir yandan görebiliyorsunuz sadece ön cephe değil, terasın etrafında dolaştığınızda şehrin her köşesi ayaklarınızın altına seriliyor.

En üst katta, oldukça keyifli bir kafe yer alıyor. Fiyatlar Londra standartlarına göre makul. Elinizde bir içecekle bu eşsiz manzaranın tadını çıkarmak gerçekten unutulmaz bir deneyim. Bir üst kat olan 36. katta ise kokteyller içebileceğiniz özel bir alan daha var.

TOWER BRİDGE.

Sky Garden sonrası rotamızı şehrin simgelerinden biri olan Tower Bridge’e çevirdik.Thames Nehri üzerinde yer alan bu ikonik köprü, tarihi dokusu, görkemli mimarisi ve etkileyici duruşuyla bizi fazlasıyla etkiledi. Hem yürüyerek hem de çevresinden fotoğraf çekerek uzun vakit geçirdiğimiz bu köprü Londra gezisinin olmazsa olmazlarından biri kesinlikle. Thames nehri kenarında çok fazla vakit geçirdik. Çünkü etrafta çok güzel mekanlar, etkinlikler var ve nehrin iki tarafı da çok estetik olduğundan gezmesi aşırı zevkliydi bizim için. Tower Bridge’te ayrıca kraliyet ailenin mücevherleri de sergileniyor.

Borough Market

Tower Bridge’den sonra yürüyerek Borough Market’e geçtik. Burası, dünyanın dört bir yanından gelen tatların buluştuğu, oldukça canlı ve renkli bir pazar. Tayland usulü sokak lezzetlerinden Avrupa mutfağına, vegan tatlılardan taze deniz ürünlerine kadar her şeyi bulmak mümkün. Ancak belirtmek gerekir ki fiyatlar Londra ortalamasının bir tık üstünde. O yüzden buraya gelmeden önce bütçe planlaması yapmakta fayda var.

Biz burada iki şey denedik: Crème Brûlée ve Cinnamon Bun. Crème Brûlée, kıvamı ve lezzetiyle gerçekten çok başarılıydı; üzerindeki karamel tabakayı çatlatırken çıkan o ses çok iyi. Ancak Cinnamon Bun beklentimizin altında kaldı; hem dokusu hem de tadı sıradandı, bu yüzden onu tavsiye etmem. Som günlerimizde yeniden bu markete gelip, denemediğimiz diğer ürünleri de denedik. Onları ilerleyen kısımda anlatacağım.

South Bank

Yemek sonrası Thames Nehri boyunca yürüyüşe çıktık. South Bank, hem yerel halk hem de turistler için oldukça popüler bir yürüyüş rotası. Nehrin kenarında sıralanmış kafe ve dinlenme alanları, manzaraya karşı soluklanmak isteyenler için ideal. Biz bu yolu izleyerek tekrar Tower Bridge yönüne doğru yürüdük ve oradan otobüsle otelimize geri döndük.

İlk Günün Ardından Dikkatimi Çekenler : Londra’da geçirdiğimiz ilk gün, bize sadece turistik noktalar değil, şehrin ruhuna dair çok şey anlattı. En çok dikkatimi çeken şey ise mimari oldu. İngilizler, estetiği koruma konusunda gerçekten çok başarılılar. Evlerin tuğladan yapılmış olması, koyu renklerin mimariye ustalıkla yedirilmesi, şehirdeki genel düzen, temizlik ve özellikle sessizlik… Evet, Londra’nın en kalabalık yerlerinde bile insana huzur veren bir sessizlik vardı. Belki de bu yüzden şehir, her köşesiyle “yaşanabilirlik” hissi veriyor.

2. GÜN

Bugünkü rotamızın kalbi, sanata doyacağımız National Gallery. Saat 11.00’de rezervasyonumuz vardı ama galerinin esnek yaklaşımı sayesinde biraz erken gitseniz bile sizi içeri alıyorlar.

National Gallery

Galeriye adım attığınız anda, zamanın nasıl akıp geçtiğini unutuyorsunuz. İçeride çoğunluğu 1400’lü yıllardan kalma, inanılmaz detaylı ve gerçekçi tablolar yer alıyor. En çok işlenen temaların başında dini anlatılar geliyor. Hz. İsa’nın doğumu, çarmıha gerilişi, Meryem figürleri ve İncil sahneleri… Bunların hemen hepsi, büyük bir teknik ustalıkla, insan figürlerine neredeyse birebir benzeyecek şekilde resmedilmiş. Bu kadar eski dönemlerde, bu denli gelişmiş tekniklerle eserler ortaya konması, sanata duyulan hayranlığı kat kat artırıyor.

The Arnolfini Portrait – Jan van Eyck (1441)

Bizim için en çarpıcı eser, Jan van Eyck’in 1441 tarihli tablosu olan The Arnolfini Portrait oldu. Bu tabloyu yalnızca izlemekle kalmadık, bir kopyasını da satın alıp yanımızda getirdik. Eserin en dikkat çekici yönü, arkada yer alan ayna. Sanat tarihinde ilk kez aynanın perspektif olarak kullanıldığı örneklerden biri olarak kabul edilen bu tablo, yalnızca ön plandaki karakterleri değil, arka plandaki yansımalarıyla da sizi içine çekiyor. O küçücük aynanın içine sığdırılmış dünyayı fark ettiğinizde, adamlar nasıl resimler yapıyor, diyorsunuz.

Sunflowers – Vincent van Gogh

Bir diğer favorimiz, Van Gogh’un meşhur Sunflowers (Ayçiçekleri) tablosu oldu. Renkleriyle, fırça darbeleriyle, içindeki enerjisiyle gerçekten büyüleyici bir eser. Onun da kopyasını alıp koleksiyonumuza ekledik. Evimizin en güzel yerlerine asacağız. Baktıkça ruhumuza da bir parça ışık olsun. 🙂

Galeride aynı zamanda devasa boyutlarda, oda yüksekliğinde tablolar da vardı. İnsan bu tabloların karşısında küçüldüğünü hissediyor. Her bir fırça darbesi, sanatçının sabrını, derinliğini, vizyonunu anlatıyor.

İçeride o kadar fazla ve etkileyici eser var ki, 2-3 saat boyunca neredeyse hiç durmadan gezdik. Yine de ayrılırken “yetmedi” hissi kalıyor insanda.

Leicester Square ve Covent Garden

Galeriden çıktıktan sonra yürüyerek Leicester Square’e geçtik. Burası oldukça hareketli, turistlerin ve yerel halkın bir araya geldiği, enerjisi yüksek bir meydan. Kısa bir yürüyüş ve kalabalığın içinde biraz vakit geçirdikten sonra rotamızı Covent Garden’a çevirdik.

Covent Garden, mimarisi ve butikleriyle dikkat çekiyor elbette, ama bizi asıl etkileyen şey sokak sanatçıları oldu. Her köşede farklı bir performans, farklı bir hikâye vardı. Müzik, illüzyon, tiyatro… Hepsi adeta akşama kadar bitmiyor. Biri bitiyor, diğer başlıyor. Bu yönüyle hayli turistik. Eğer bir gün Covent Garden’a uğrarsanız, sadece alışveriş ya da fotoğraf çekmek için değil, sokak sanatçılarının performanslarını izlemek için de zaman ayırmanızı şiddetle tavsiye ederim.

Black Bear Burger

Günün sonunda epey yorulmuştuk ve internette sıkça övülen bu yeri denemek istedik. Burası Central London bölgesinde yer aldığı için fiyatlar haliyle biraz yüksek ama bu kaliteye fazlasıyla değdi. Özellikle söylemek gerekir ki, yediğimiz patates kızartmaları bugüne kadar tattıklarımızın en iyisiydi! Dışı çıtır, içi yumuşacık ve tam kararında tuzlu. Burger’ın kendisi de oldukça lezzetliydi, ama bizim için esas yıldız patates oldu.

3. GÜN

British Museum

Londra’daki üçüncü günümüz, insanlık tarihinin en görkemli dönemlerine kapı aralayan bir durakta geçti. Saat 11.00 için rezervasyon yaptırmıştık ancak daha önceki tecrübelerimizde olduğu gibi burada da erken gelmemiz bir sorun teşkil etmedi. Müze görevlileri oldukça yardımseverdi ve bizi zaman kaybetmeden içeri aldılar.

Eski Mısır

Müzenin en çok etkileyen bölümü, hiç şüphesiz Ancient Egypt, yani Eski Mısır koleksiyonuydu. Mumyalar, firavun heykelleri, yazıtlar ve mezar eşyaları… Her biri milattan önce 2500’lü yıllara kadar uzanan bu eserler, sadece tarihe değil, insanın zamana karşı verdiği mücadeleye de ışık tutuyordu.

Özellikle devasa firavun heykelleri, insanı hayrete düşüren bir gerçekçilik taşıyor. Mermerin, granitin böylesine canlı ve derin bir ifadeye dönüşmesi; gözlerin, yüz hatlarının ve duruşun hâlâ bir ruh taşıyormuş gibi görünmesi insanı derinden etkiliyor. Düşünsenize, bu eserler 4.000 yıldan uzun süredir ayakta ve hâlâ etkileyiciliğini koruyor.

Mumyalar

Mumyalama teknikleri de bu bölümde çok etkileyici şekilde sunulmuş. Dönemin bilim anlayışını, ölüm ve sonsuz yaşam inancını birebir yansıtan mumyalar, bugün bile bozulmadan kalabilmiş durumda. Her biri, sadece birer arkeolojik bulgu değil, aynı zamanda birer sanat eseri bence. Bunca yıl hayatta kalabilmiş olabilmeleri etkileyici.

Taşınan Kültürel Miras ve İç Burkan Gerçekler

Müzenin farklı bölümlerinde gezerken, yalnızca Mısır değil, dünyanın dört bir yanından getirilmiş binlerce eserle karşılaştık. Ne yazık ki bu eserlerin bazıları, Osmanlı döneminde Türkiye’de henüz müze ya da arkeolojik altyapı yokken, İngilizler, Fransızlar ve Almanlar tarafından yapılan kazılarda topraklarımızdan çıkarılıp yurt dışına taşınmış.

Elbette bu dönemde müzecilik kavramı henüz oluşmamıştı ve kazıların çoğu yasal olarak yapılmıştı. Ancak yine de Anadolu’ya ait bazı değerli parçaları, British Museum gibi büyük koleksiyonların içinde görmek insanı hüzünlendirmiyor değil. Bu durumun farkında olarak geçmişle yüzleşmek, hem tarihimize sahip çıkmak hem de onu anlamak adına önemli.

British Museum’ı gezecekseniz kesinlikle bir gününüzü ayırmanız lazım. Çok yorucu ve çok uzun sürüyor. Bunu göz önüne alarak kesinlikle bir günü British Museum’a ayırmalısınız. Ayrıca aşağıda kitaplık bölümünde de bilim, sanat, edebiyata, o zamanki coğrafya ne kadar değer verdiğini de görüyoruz. British Museum’la ilgili sayfalarca yazabilirim ama mümkün olan en kısa şekilde ifade ettim. Kendiniz gidip görürseniz ne demek istediğimi net anlayacaksınız.

Ben Cookies

British Museum’dan sonra Ben Cookies, buranın meşhur bir kurabiyecisi, oradan Hindistan Cevizi ve portakallı çikolatalı iki tane kurabiye aldık. Portakal çikolatalı olan kurabiyeyi gerçekten çok beğendik, çok iyiydi, onu tavsiye ederiz. Gezilerimizde böyle lezzet duraklarında mola vermek, bizim için bir ödül gibi oluyor. İyice yorulduktan sonra kendimizi toparlamamız daha kolay oluyor.

4. GÜN

Buckingham Sarayı, Nöbet Değişimi

Londra’daki dördüncü günümüzde rotamızın ilk durağı Buckingham Sarayı’ydı. Kraliyet ailesinin Londra’daki resmi ikametgâhı olan bu ikonik yapının önüne vardığımızda, sabırsızlıkla beklenen nöbet değişimi törenine tanıklık ettik. Gerçekten etkileyiciydi. Geleneklerine bu denli bağlı kalmaları, tüm detayların saat gibi işlemesi oldukça etkileyiciydi. Ama beni asıl şaşırtan, sarayın genel havası oldu. Herkesin gözünde “ihtişam” deyince canlanan görüntünün aksine, Buckingham Sarayı oldukça sade, düzenli ve gösterişten uzak bir yapı. Şatafattan çok, bir devlet ciddiyetini ve zamanın içinden gelen bir sadeliği yansıtıyor.

Hyde Park, Green Park, St. James’s Park.

Buckingham sarayından yürüyerek bu üç parktan geçebiliyorsunuz. St. James parkında yürürken elimle güvercinleri besledim; daha da ilginci, parlak yeşil tüyleriyle dikkat çeken papağanlar gelip omzuma konacak kadar yaklaştı. Buradaki hayvanlar insanlara inanılmaz derecede alışmış; sincaplar mesela, hiç çekinmeden dibinize kadar gelip avucunuzdan yem yiyor.

Parkın içinde yürürken karşılaştığımız pelikanlar ise bambaşka bir hikâye taşıyor. Öğrendik ki bu pelikanlar, 1600’lü yıllarda Rus Çarı tarafından İngiliz kraliyet ailesine hediye edilmiş. O zamandan beri St. James’s Park’taki gölde bakılıyorlar. Şu anda parkta 50’den fazla pelikan var ve neredeyse hepsi gözlem yapılabilecek kadar görünür hâlde. Tarihle doğanın iç içe geçmiş.

Green Park’tan yürüyerek ulaştığımız Hyde Park, Londra’daki park deneyimimizin zirve noktalarından biri oldu. Burası sadece bir park değil; devasa bir doğa parçası, adeta şehir içinde bir ekosistem. Parkın içine girer girmez göller, göletler, kuşlar ve dev ağaçlar arasında kayboluyorsunuz. O kadar çok ağaç, o kadar büyük gövdeler ve öylesine doğal bir düzen var ki insan hayret ediyor. “Bu kadar büyük bir şehirde bu doğa nasıl bu kadar dokunulmadan kalabilmiş?” diye soruyorsunuz kendinize.

Göllerin çevresinde yürürken kuşların çeşitliliği de gözümüzden kaçmadı. Ördekler, kuğular, martılar, hatta gri balıkçıllar… Her biri bu doğanın ayrılmaz parçası olmuş. Kuşlar insanlardan ürkmüyor, tıpkı St. James’s Park’taki sincaplar gibi, onlar da bu şehirle bütünleşmişler.

Parkı keşfetmenin bir diğer yolu da bisiklet. Biz de öyle yaptık. Hyde Park’ın girişinden kiraladığımız bisikletlerle rotamızı parkın içinden geçirerek sonuna, Kensington Sarayı’na kadar sürdük. Yol boyunca ağaçların gölgesinde bisiklet sürmek inanılmaz keyifliydi. Saraya vardığımızda bisikletleri teslim edip geri dönüş yolculuğumuza yürüyerek devam ettik. Parkın içinde zaman geçirdikçe hem bedenimiz dinlendi hem de ruhumuz.

Hyde Park, sadece bir nefes alma alanı değil; adeta doğa ile şehrin barıştığı, insanın doğayla yeniden temas kurduğu bir yer. Bisikletle gezmek, göllerin etrafında dolaşmak, kuşları izlemek… Bu deneyim, Londra’da yaşadıklarımız arasında gerçekten unutulmazlar arasına girdi.

Swan Restaurant

Globe Theatre’daki Romeo ve Juliet oyunundan önce hemen tiyatro binasının dibinde çok tavsiye edilen Swan Restaurant’a gittik. İngilizlerin çok meşhur Fish and Chips yemeğini burada deneme şansı bulduk. Yemeği çok beğendik. İngilizler patates kızartmasını gerçekten çok lezzetli yapıyor. Tiyatrodan önce yiyecek ve içecek alıp keyifli bir vakit geçirmemizi sağladı.

Shakespeare Globe Tiyatrosu’nda, Romeo ve Juliet

Doğa ve parklarla dolu harika bir günün ardından akşam saatlerinde saat 19:30’da, Thames Nehri kıyısındaki efsanevi Shakespeare’s Globe Theatre’da Romeo ve Juliet oyununa biletimiz vardı.

Tiyatro binası, 1600’lü yıllardaki orijinal haline sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş. Ahşap yapısı, dairesel sahne düzeni, açık hava konseptiyle kendini bir anda Shakespeare’in zamanına ışınlanmış gibi hissediyorsun. Oyunun başlamasıyla birlikte bu atmosfer daha da güçlendi. Oyunculuklar çok etkileyiciydi, metnin gücüyle birleşince insan adeta zamanın içinde bir yolculuğa çıkıyor.

En güzeli de oyunun açık havada sahnelenmesiydi. Gökyüzü üzerimizde açıktı, zaman zaman hafif serin bir rüzgâr esti, hatta yer yer yağmurdan sırıl sıklam ıslandık. Ama bu, seyri bozmaktan çok, onu tamamladı. Shakespeare’in eserlerini aynı dönemin şartlarına yakın bir ortamda izlemek, farklı bir deneyimdi.

5. GÜN

National History Museum

Bugünkü rotamız, Londra’nın en etkileyici müzelerinden biri olan Natural History Museum (Doğa Tarihi Müzesi) oldu. Daha kapısından girerken binanın mimarisiyle büyülendik. Ancak içeride bizi bekleyen deneyim, tüm beklentilerimizi aştı. Gerçekten, böyle bir müze yok. Sadece sergilenen objeler değil, atmosferin kendisi de insanı içine çekiyor.

İnsan evrimini detaylarıyla anlatan bölümde, tarihin katmanlarını adım adım yaşamak mümkün. Eski çağlara ait fosiller, dev deniz canlılarının kalıntıları, ilk insanların izleri… Hepsi öylesine etkileyici ki, sanki evriimi gözlemleyerek zamanın içinde yürüyormuşsun gibi hissediyorsun. Özellikle T-Rex replikası ve dev fosillerin sergilendiği alan, bilimle ilgilenen herkesin büyülenebileceği bir yer. Hareket eden T-Rex modeli, neredeyse gerçek gibiydi!

Beni en çok etkileyen bölümlerden biri de Giant Sloth (Dev Tembel Hayvan) ve Giant Sequoia ağacıydı. 1300 yaşında bir ağacın kesitine dokunmak, doğanın ne kadar güçlü ve zamansız olduğunu hatırlattı. Ağaç halkaları üzerinden tarih okumak, insanın ne kadar küçük olduğunu fark ettiren türden bir deneyimdi.

Science Museum

Natural History Museum’un hemen ardından adımlarımızı yan binadaki Science Museum’a çevirdik. Fakat açıkçası, bu müze bizi aynı derecede etkilemedi. Belki daha önce benzer birçok bilim müzesi gezdiğimiz için, içerikler fazlasıyla tanıdık geldi. Sergiler kaliteli ve kapsamlı olsa da bizde derin bir iz bırakmadı. Özellikle bir önceki müzeyle karşılaştırıldığında, biraz sönük kaldı

Nothing Hill Ve Portobello Road Market

Bugün rotamızda Londra’nın en çok fotoğraflanan bölgelerinden biri olan Notting Hill vardı. Filmlerden tanıdık gelen bu semtte, özellikle Portobello Road Market’i gezmek istedik. Renkli evleri, vintage dükkanları sokak boyunca uzanan tezgâhlarıyla oldukça hareketli ve enerjik bir yer.

Pazar, sağlı sollu sıralanmış onlarca satıcıyla dolu. Antikacılar, el yapımı takılar, plakçılar, ikinci el kitaplar ve vintage kıyafetlerle dolu stantlar arasında dolaşmak keyifliydi. Atmosfer genel olarak güzel, rengârenk evlerin önünden geçerken bir yandan da sokak müzisyenlerinin sesi eşlik ediyor.

Ancak dürüst olmak gerekirse, bizim için beklentiyi aşan bir deneyim olmadı. Görmeye değer, evet; hatta Londra’ya gelen biri mutlaka bir uğramalı. Ama “vay be” dedirtecek kadar etkileyici bulduğumuzu söyleyemeyiz. Yine de şehrin bir başka yüzünü görmek, günlük yaşama biraz daha yakınlaşmak açısından güzel bir duraktı.

Evet 5. günü de böyle bitirdik. Yazı çok uzun olacağından iki bölümde yazıp paylaşmayı istiyorum. Sonraki bölümü yazdığımda burada link vereceğim: LONDRA GEZİM PART 2 Keyifli okumalar.

Bütün gezilerimi okumak isterseniz : GEZİLERİM


Modern Köle sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın

← Back

Mesajınız gönderildi

Uyarı
Uyarı
Uyarı
Uyarı!