6.GÜN
Cotswolds Köyleri ve Oxford Turu
Bu turu internet üzerinden satın aldık. Çünkü köylere toplu taşıma yoktu. Böylelikle hem Oxford’u görüp hem de çok merak ettiğimiz köyleri görebilecektik. Masrafları ve bu turun ücretini bu serinin son yazısının sonunda paylaşacağım.
Londra dışına çıktık ve sabah erken saatlerde Oxford & Cotswolds Turuna katıldık. İlk durağımız, taş evleri ve korunmuş mimarisiyle adeta bir zaman kapsülü olan Burford köyüydü. Buraya adım attığımız anda kendimizi Orta Çağ Avrupa’sında gibi hissettik. Tertemiz sokaklar, çatısı yosun tutmuş taş evler, yerel fırınlar… Burası son derece iyi korunmuş.
Ardından ikinci durağımıza, yani “Cotswolds’un Venedik’i” olarak bilinen Bourton-on-the-Water köyüne geldik. Köyün ortasından geçen nehir ve üzerine kurulmuş alçak taş köprüler manzaraya büyüleyici bir hava katıyor. Küçük hediyelik eşya dükkânları, çiçeklerle bezeli kafe bahçeleri ve nehir kenarında yürüyen insanlar… Her detay, tablo gibi. Burası, İngiltere’nin kırsal yüzünü görmemizi sağlarken fazlasıyla turistikleştiğini de eklemek lazım. Yani İngiltere’nin köylerini daha otantik bir şekilde deneyimlemek isterseniz, kesinlikle popülerleşmemiş köylerine gitmek gerek.















Günün son durağı Oxford oldu. Üniversite binalarının ihtişamı, kampüsün dinginliği ve entelektüel havası ilk andan itibaren hissediliyor. Fakat en çok etkilendiğimiz yer, ünlü mimar Thomas Bodley tarafından kurulan Bodleian Library oldu. İçinde 40 milyondan fazla eser barındıran bu kütüphane, büyüklüğüyle ayrı , içindeki nadir eserler ve tarihi atmosferiyle de hayranlık uyandırıyor. Hâlâ aktif olarak kullanılıyor olması ise burayı yaşayan bir bilgi merkezi hâline getiriyor. Oxford’a okumak için gitmek gibi bir hedefiniz yoksa bence sadece gezmek için gitmek çok verimli olmayabilir.







7.GÜN
Shakespeare Globe Tiyatro (Yeniden.)
Önceki gelişimizde ki Romeo ve Juliet tiyatrosunu o kadar beğendik ki ikinci tiyatro için yeniden geldik. Bu sefer “The Merry Wives of Windsor” (Windsor’un Şen Kadınları) tiyatrosunu izlemek için. Daha önce izlediğimiz Romeo ve Juliet’e göre bu oyun daha sade bir yapıya sahipti. Hem sahne tasarımı hem oyunculuk daha durağandı. Komedi unsurları vardı ama anlaması biraz altyapı istiyordu. Dili biraz daha ağır ve klasik İngilizceye sadıktı. Yine de o tarihi ortamda, açık havada tiyatro izleme deneyimi her zaman özel ve güzeldi. Shakespeare’in dünyasında bir gün daha geçirmek, bize yine zaman yolculuğu hissi yaşattı. Keşke gittiğimiz tarihte başka oyunlar da olsaydı, onlara da kesin giderdik.

Tate Modern Müzesi
Tiyatrodan çıktıktan sonra rotamızı hemen yakındaki Tate Modern Müzesi’ne çevirdik. Modern sanatla çok içli dışlı biri olmasam da merakla gezmeye başladık. Ancak ne yazık ki bu deneyim, Londra’daki diğer müzeler gibi bizi etkilemedi. Hatta dürüst olmak gerekirse, ilk kez bir müzeden çıkarken gerçekten hayal kırıklığı yaşadık. Belki de biz modern sanatın diline çok hâkim değiliz, ya da sergilenen işler bize hitap etmedi. Ama çoğu eser anlamsız ve soğuk geldi. Bu da gösteriyor ki her müze herkese hitap etmeyebiliyor.




8.GÜN
Camden Town
Londra’daki sekizinci günümüzde rotamızı şehrin en renkli ve hareketli noktalarından biri olan Camden Town’a çevirdik. Burası tam bir alışveriş ve sokak kültürü cenneti. Sokak boyunca uzanan dükkânlar arasında özellikle takılar, mücevherler, vintage eşyalar ve el yapımı ürünler dikkat çekiyor. Yüzlerce dükkânın arasında kaybolmamak neredeyse imkânsız, her adımda yeni bir şey görüyorsunuz. Aradığınız her türden şeyi bulmak mümkün, üstelik sadece alışveriş değil, dünya mutfağından örnekler sunan sokak yemekleriyle de tam bir ziyafet alanı.



Chin Chin Ice Cream
Biz bu canlılığın içinde küçük bir mola verip yine çok tavsiye edilen ve Camden Town’ da bulunan Chin Chin Ice Cream adlı bir dükkânda nitrojenle hazırlanan dondurmayı denedik. Önünüzde hazırlanan bu dondurma, sadece lezzetiyle değil, sunumuyla da dikkat çekiciydi. Genel olarak hoşumuza gitti, farklı ve serinletici bir deneyimdi.

Primrose Hill
Camden’ın renkli sokaklarından ayrıldıktan sonra yürüyerek Primrose Hill’e çıktık. Tepenin kendisi oldukça sade olsa da, asıl güzellik tam karşısındaki Regent’s Park manzarasında gizli. Yeşillikler göz alabildiğince uzanıyor. Parkın içi hem dinlendirici hem de canlı. Burada güzel bir yürüyüş yaptık, doğayla iç içe sakin bir mola verdik. Bu park sözde Londra’yı üstten izlemek için tavsiye ediliyor ama göreceğiniz üzere o kadar görünmüyor.

9. GÜN
Warner Bros Studio Making of Harry Potter
Bugünkü durağımız, Londra’nın dışında ama bir o kadar popüler olan Warner Bros. Studio – The Making of Harry Potter turuydu. Bu tur, Harry Potter evrenine dair merak edilen sahne arkalarını, film setlerini ve özel efektlerin nasıl yapıldığını oldukça detaylı bir şekilde sunuyor.
Bazı bölümler gerçekten etkileyiciydi: Hogwarts yemekhanesi, Gringotts büyüleyici atmosferi, Diagon Alley ve devasa Hogwarts maketi gibi bölümler özellikle dikkat çekiciydi. Filmde izlediğimiz birçok sahneyi birebir ortamında görmek etkileyici.
Ancak dürüst olmak gerekirse, eğer sıkı bir Harry Potter hayranı değilseniz, bu deneyim fiyat-performans açısından tartışmalı olabilir. Ulaşım oldukça zahmetli; Londra merkezinden aktarmalı 3 saatte anca gidiliyor ve biletler de bir hayli pahalı. Yani sırf meraktan gidecekler için belki biraz fazla abartılmış bir deneyim olabilir.
Ama bir Harry Potter fanıysanız, bu stüdyo kesinlikle kaçırılmaması gereken bir yer. Detaylara, filmin yapım sürecine ve büyülü atmosferine ilginiz varsa sizi mutlu edecektir.












10 GÜN
Brick Lane
Londra’daki son günümüzde rotamızı şehrin renkli ve canlı bölgelerinden biri olan Brick Lane’e çevirdik. Burası hem antikaseverler hem de alışveriş tutkunları için adeta bir cennet. Özellikle eski plaklar, nostaljik eşyalar ve ikinci el ürünlerle dolu dükkânlar, sokak boyunca uzanıyor.
Brick Lane Bagel Bake
Buradayken mutlaka uğranması gereken yerlerden biri olan Brick Lane Bagel Bake’e gittik. Meşhur Salt Beef Bagel‘ını denedik. Simide benzeyen yumuşak bir bagelin içine bolca, tuzlu et doldurulmuş. Biz sade, hardalsız ve turşusuz olarak tercih ettik ama hardal ve turşuyla birlikte denerseniz çok daha lezzetli olabileceğini düşünüyoruz. Gerçekten damağımızda iz bırakan bir tattı.
Padella
Brick Lane’den çıkıp yürüyerek Borough Market tarafına doğru ilerledik. Markette önerilen restoranlardan biri olan Padella‘ya uğradık. Mekân oldukça popüler, bu yüzden biraz sıra beklemek gerekebilir, ama kesinlikle beklemeye değer!
Padella’da ben Tagliarini with Dorset Crab, Chilli and Lemon denedim; eşim ise Pici Cacio e Pepe sipariş etti. İkimiz de yediklerimize bayıldık. Makarnalar taze, soslar dengeliydi ve sunum da oldukça şıktı. Bu kadar leziz ve özenli hazırlanmış yemekleri bulmak her zaman mümkün olmuyor. Özellikle makarna sevenler için burası kesinlikle tavsiye edilecek bir durak.


Humble Crumble
Günün tatlı noktasını ise Humble Crumble ile koyduk. Orada en popüler tatlıları olan Classic Cinnamon with Hot Custard’ı denedik. Sıcak elmalı crumble ve üzerine dökülen sıcak kremayla (custard) gerçekten unutulmaz bir lezzetti. Önündeki sıraya değdi.

Londra ile ilgili şunu fark ettik: Bir yerin önünde ciddi bir sıra varsa, oranın kötü olma ihtimali yok 🙂
Bugünü adeta Londra’ya lezzetli bir veda gibi yaşadık. Güzel sokaklar arasında dolaşıp, önerilen yerleri deneyerek harika bir gün geçirdik. Tüm seyahatin belki de en “tatlı” kapanışı oldu.
Bu son güzel kapanıştan sonra otelimize döndük ve Edinburgh için hazırlıklara başladık. Onu da bir sonraki yazımda anlatacağım. O yazımı tamamladığım da yine buradan bir link vereceğim. Sonraki yazımda görüşmek üzere.
Bu serinin önceki bölümü için : LONDRA GEZİM PART 1
Bu serinin sonraki bölümünü okumak için : EDİNBURG GEZİM VE NOTLARIM VE TÜM GEZİ MALİYETİM.
Bütün gezilerimi okumak isterseniz : GEZİLERİM








Yorum bırakın