Londra’ dan 9 saatlik bir otobüs yolculuğu ile akşama doğru Edinburgh’a ulaştık. Otobüs tercih ettik biz çünkü hem çok daha uygundu hem de giderken İlgiltere ve İskoçya’nın görünmeyen kırsallarını izleyerek gitmek istedik. Bu aktiviteyi trenle de yapabilirsiniz. O da 4 saat sürüyor ama tabi ki daha pahalıydı. Her iki şekilde de kırsalı gözlemleme fırsatı buluyorsunuz.
1. GÜN
İlk olarak şehrin biraz dışında kalan Dean Village’a gittik. Burası gerçekten huzur dolu, nehir kenarında yer alan kartpostallık bir mahalle. Özellikle soldan yürüyerek ilerlediğinizde hem mimarisiyle hem de doğasıyla göz kamaştırıyor. Water of Leith boyunca yaptığımız yürüyüş, şehre dair ilk izlenimlerimizi çok güzelleştirdi. Derin bir ormanın içinde yürüyormuş hissi veriyor burası.




Daha sonra şehrin ikonik sokaklarından biri olan Victoria Street’i dolaştık. Klasik ingiliz cepheleri ve kıvrılarak inen yapısıyla Harry Potter’a ilham verdiği söylenen bu sokak oldukça keyifliydi. Buranın en muşhur caddesinden birisiydi bu. Harry Potter’ın yazıldığı kafe ve Museum Context’te bu cadde de.
Ardından, Harry Potter hayranları için özel bir anlam taşıyan The Elephant House Café’ye gittik. Burası, J.K. Rowling’in serinin ilk bölümlerini yazdığı yer olarak biliniyor. Kafede harika bir latte eşliğinde manzaranın ve atmosferin tadını çıkardık. Gerçekten büyüleyici ve ilham verici bir ortamdı. Ortamı görünce Harry Potter’a nasıl ilham olduğunu çok net anlıyorsunuz. Harry Potter’ın doğduğu masa bir yana, pencereden görünen Edinburgh manzarası bile başlı başına yeterliydi.

Buradan yürüyerek şehrin en meşhur caddesi olan Royal Mile’a ulaştık. Yaklaşık 2 kilometre uzunluğundaki bu cadde tarihi atmosferi, sokak sanatçıları ve mağazalarıyla çok hareketli. Baştan sona yürüdük ve her adımda tarih kitabında geziyormuşsun gibi bir his veriyor. Royal Mile’ da Harry Potter etkisinden dolayı çok fazla kişi baykuşlarla fotoğraf çekmek istiyor. Ayrıca bu yolda arka planda sürekli Gayda sesi duyacaksınız. Neredeyse hiç durmuyor.






Akşam yemeği için Whitehorse adlı restorana gittik. Ben Istakoz, eşim ise Salmon Tartara sipariş etti. Lezzet olarak her ikisini de oldukça beğendik. Royal Mile üzerindeki atmosfer, tarihi binalar ve sokak lambalarının loş ışığı eşliğinde yemek yemek, Edinburgh’daki güzel bir deneyimdi. Ama beğenmediğimiz kısmı ise çalışanları kabaydı.


Yemek sonrası Edinburgh Castle çevresini gezdik. Kaleye girmedik ama dışarıdan bakmak güzeldi. Gece manzarası bizce daha güzeldi. Daha sonra Princes Street’e geçip vitrinlere göz attık ve şehrin modern yüzüyle de tanıştık. Daha modern dünyadaymışsınız hissi veriyor bu cadde.

Genel olarak gün boyunca hem doğa hem de tarih iç içe geçti. Edinburgh, daha ilk günden karakterini hissettiren, zarif ve kendine has bir şehir. İlk günden bazı fotoğrafları aşağıya bırakıyorum.



2.GÜN
Bugünkü ilk durağımız National Museum of Scotland (İskoçya Ulusal Müzesi) oldu. Burası hem mimarisiyle hem de koleksiyonuyla gerçekten etkileyici bir yer. Müzenin en ilgi çekici bölümlerinden biri ise şüphesiz bilim tarihine geçmiş olan klon koyun Dolly’nin sergilendiği bölümdü. Dolly’i yakından görmek, bilim tarihinin dönüm noktalarından birine bu kadar yaklaşmak farklı bir deneyim idi.

Müze genel olarak oldukça kapsamlı, doğa tarihinden teknolojiye, tasarımdan kültürel eserlere kadar geniş bir yelpazeye sahip. Ancak zamanınız kısıtlıysa özellikle Dolly’nin olduğu bölümü atlamamanızı tavsiye ederim.
Müzeden çıktıktan sonra rotamızı Museum of Context ya da diğer adıyla The Enchanted Galaxy – Harry Potter Shop’a çevirdik. Burası adından müze gibi dursa da aslında Harry Potter temalı bir hediye dükkânı. Yine de atmosferi çok başarılı. Özellikle üst katında, Seçmen Şapka (Sorting Hat) ile fotoğraf çekilebileceğiniz özel bir alan var. Kısa ama eğlenceli bir deneyim oldu. Harry Potter evrenine ilginiz varsa uğramaya değer.


Edinburgh’ ta yine tavsiye edilen Milk Men‘de bir kahve molası verdik. Burası da kahveyi gerçekten çok güzel yapıyor ama keşke seramik veya cam bardakta da sunsalar kahveyi. Kağıt bardakların tadı kahveye geçiyor. Ama buna rağmen çok iyi bir kahve olduğunu söylemeliyim.

Daha sonra Edinburgh’un en ilginç ve duygusal duraklarından biri olan Greyfriars Kirkyard’a (mezarlık) gittik. Burada, sahibinin ölümünden sonra 12 yıl boyunca her gün mezarının başına gelen sadık köpek Bobby’nin hikâyesi anlatılıyor. Bobby’nin heykeli mezarlık girişinde yer alıyor. Köpeği olanlar ve köpek severler için güzel bir nokta. Benim dikkatimi daha çok mezarlar çekmişti. Bazıları çok eski zamana kadar tarihleniyordu.



Müze ve Greyfriars Mezarlığı’ndaki ziyaretimizin ardından gün batımına doğru Calton Hill’e çıktık. Burası, Edinburgh’un en güzel manzaralarından birini sunan tepelerden biri. Tepeye ulaşmak oldukça kolay, hafif eğimli bir patika boyunca yürüyerek kısa sürede çıkabiliyorsunuz. Yol boyunca çevrenizi saran yeşillikler, Edinburgh’un dingin atmosferine eşlik ediyor.
Tepeye vardığınızda ise sizi gerçekten nefes kesici bir manzara karşılıyor. Şehrin tarihi silueti, Royal Mile’ın uzantısı, arka planda North Sea(Kuzay Denizi) kıyısı ve gökyüzünün gün batımıyla renk değiştiren tonları. Fotoğraf çekmek isteyenler için ideal bir nokta. Özellikle akşam saatlerinde, şehri yukarıdan izleyerek günü huzurla kapatmak için mükemmel bir yer.
Akşam saatlerinde ise şehrin gece manzarasını izlemek için tekrar yüksek bir noktaya çıktık. Aydınlatılmış kaleler, sokak lambalarının loş ışığı ve huzurlu şehir silueti ile Edinburgh’a gece gözüyle de veda ettik.

3. GÜN
Öğleden sonra Edinburgh’tan İzmir’e uçuşumuz vardı. Sabahtan öğlene kadar yine Edinburgh’ta takıldık. Sokaklarını arşınladık ve İzmir’e uçmak için havalimanında geçtik.
SEYAHAT NOTLARIM
Bu serinin son kısmına seyahatim boyunca Birleşik Krallık’ta deneyimlediğim, bana ilginç gelen ve tavsiye niteliğinde hazırladım bazı notları da paylaşmak istiyorum.
— İngiltere seyahatimde beni en çok etkileyen şeylerden biri, toplu taşımanın olağanüstü düzeyde düzenli, hızlı ve kullanıcı dostu olmasıydı. Otobüsler, metro hatları, trenler… Hepsi dakik çalışıyor ve her şey oldukça sistemli. İnsan kendini gerçekten güvende ve planlı hissediyor.
— Bir diğer dikkatimi çeken nokta ise yemeklerdi. Evet, İngiltere mutfağı genelde çok övülmez ama açık söylemek gerekirse yediğim her şey şaşırtıcı derecede lezzetliydi. Özellikle sandviçler… Sanki sadece atıştırmalık değil, özenle hazırlanmış birer yemek gibiydi. Marketten alınan hazır sandviçler bile hem tazelik hem de lezzet açısından tatmin ediciydi.
–Londra’da dikkatimi çeken bir diğer şey de şu oldu: İyi ve kaliteli restoranların önünde neredeyse her zaman bir sıra var. Özellikle popüler bölgelerde, önerilen mekanların önünde bekleyen insanları görmek sıradan bir manzara. Eğer bir yerde sıra varsa, büyük ihtimalle lezzetli yemekler ve özenli bir hizmet sizi bekliyor demektir. Hangi mekana gideceğinizi bilmiyorsanız, kalabalığın olduğu yeri tercih etmek Londra’da çoğu zaman iyi bir strateji oluyor.
–İngiltere genel olarak kartla ödeme konusunda oldukça gelişmiş bir ülke. Hemen her yerde temassız ödeme geçerli. Ben yanıma 500 pound nakit almıştım ama zorlaya zorlaya sadece 60 poundunu harcayabildim. Ona bile gerek yoktu. Şöyle diyeyim dilencilerde bir pos cihazı vardı.:) Ne olur ne olmaz diye yanınıza 100 pound almak bence yeterli olacaktır.
–Otobüslerde Klima Yok. Hatta çoğu trende de yok. Ne yazık ki Londra’daki toplu taşımalarda klima sistemi bulunmuyor. Özellikle sıcak günlerde bu durum biraz rahatsız edici olabiliyor. Hazırlıklı olun.
–Londra gibi büyük bir metropolde bile şehir içindeki sessizlik insanı şaşırtıyor. Hafta içi günlerde adeta bir huzur hâkim. 8 milyon nüfusa sahip bir şehir için inanılmaz derece etkileyici.
–Burada sanki herkes spor yapıyor. Bisiklet sürenler, koşanlar kano yapanlar. Muazzam bir spor yapma kültürü gelişmiş.
–Edinburgh Londra’dan sonra biraz daha gürültülü ve biraz daha salaş geliyor insana. Düzen sanki daha az.
MALİYETLER.
Gelelim herkesin merak ettiği konuya. Maliyetler yazısını sona bıraktım çünkü hep karışık harcadım. Hangi şehirde ne kadar harcadığımın takibini yapmadım. Biz 17 Temmuz gidiş ve 31 Temmuz dönüş olarak almıştık biletleri. Buna göre bir hesaplama yapabilirsiniz. Ayrıca bizim kaldığımız 2 otelde de mutfak vardı. Yani sabah kahvaltılarını hep otelde yaptık. Bazen de akşam yemeklerini. Bunu da eklemek lazım. Başlayalım.
Vize Masrafları : kişi başı : 169 dolar + Aracı kurum ücreti 5300. Anlık kurdan iki kişi için : 26.000 tl. Sadece vize başvuru ücreti.
Vize başvurusu için Ankara gidiş dönüş masrafı : 2200 tl akaryakıt. 2100 tl konaklama. Yeme içme : 1500 tl. Toplam : 5800 tl
Gidiş uçak bileti Pegasus’tan İstanbul’dan gidiş. 8232 tl.
Samsun -İstanbul Anadolu jet : 6562 tl
Edinburg – İzmir Sunexpress : 11454 tl
İzmir – Samsun Sunexpress : 5699 TL
Londra – Edinburg Flixbus otobüs bileti : 68,14 dolar. +78 Euro ( otobüs bileti değiştirme ücreti. Uçak iptalinden dolayı.) Toplam : 6287 tl
Konaklama :
10 Gün Londra için :620 Pound =33926 tl
3 Gün Edinburg için : 178 Pound =9740
İzmir bir günlük airbnb konaklama : 46.59 usd. = 1894 tl
Sheakspeare global Tiyatro iki oyun iki kişi : 47 dolar + iptal olan bilet sonrası değişiklik 26.5 pound. Toplam : 3362 tl
Warner Bro Studios : iki kişi giriş bileti : 151 dolar =6141 tl
Stn havalimanından liverpool street station iki otobüs bileti : 14 pound. =766 tl
Oxford/Costwolds Turu : 8901 TL.
Esim ücreti : 8 usd = 437 tl
İzmir harcamalar : 1000 tl.
Londra Şehiriçi ulaşım : 145 pound.=7932 tl
Londra yeme içme harcamaları : 464 pound= 35239 tl
Toplam harcama : 178.372 TL = 4385 Usd = 3259 Pound
NOT :Toplam harcamalar : 8 Ağustos 2025 yılı döviz kurlarına göre hesaplanmıştır.
Genel değerlendirmem: harcamalarımızın zaten bu aralıkta olacağını düşünüyordum. Temettülerle tatil yapma planıma da yakın bir harcama çıkmış. Bu harcamanın yarsının çok rahat şuana kadar temettü olarak bu yıl aldım zaten. Ayrıca seyahate ve deneyime harcanmış her kuruş, benim için kutsaldır. 🙂
Sonraki gezimde ve yazımda görüşmek üzere.
Bu Birleşik Krallık gezimin ilk bölümünü okumak için : LONDRA GEZİM PART 1
Gezinin ikinci bölümü için : LONDRA GEZİM PART 2
Bütün gezilerime göz atmak isterseniz de : GEZİLERİM







Yorum bırakın